İzlenmeyen Tavsiyelerim 1: Bağrını Döven Kadınlar



  Bu yazıyı daha önceden yazmayı düşünmüştüm. Çok sevdiğim, favorilerim arasına giren, eşime dostuma:'' Ya bak mutlaka izlemelisin.'' dediğim ama izlediklerine dair bir türlü geri bildirim alamadığım filmlere dikkat çekmek adına oluşturacaktım bu seriyi. Tatsız olaylar sebep oldu, üşenmeyi bırakıp geçtim klavye başına. Keşke olmasaydı. Ne ben bu filmi önerseydim ne buna gerek kalsaydı.

  Seçimden sonra şiddet doruğa çıktı /çıkarıldı. Hem şehirde hem köyde, saldırılar, zalimlikler, vicdandan yoksun hakaretler, şefkatsiz sevgisiz, ayarsız yorumlar ... Cahilin cürreti öyle bir hal aldı ki bebek,çocuk,büyük,yaşlı demedi. Tipini beğenmediğini dövdü, elini kolunu koparttı, canını aldı. Gariban halkın çocukları göz göre göre şehit edildi, tabutları başında siyaset yapılırken acılı insanların feryatları küçümsendi, onlara büyük bir pişkinlikle hakaret edildi.Suçu olmayan insanlar ''potansiyel terörist'' sayılıp maddi manevi işkenceye maruz bırakıldı. Gazeteler, parti binaları basıldı, kitapçılar yakıldı. Şiddet şiddeti meşrulaştırdı. Ülkenin geleceği kan davasıyla fışkıran pislikte can çekişir hale geldi. Öyle bir pislik ki savaşın her iki tarafı da her bir kayıpta ''oh'' çekti. Bu çılgınlık bitsin diyenlerin de ''Türklüğü'',''vatanseverliği'', ''insan severliği'' sorgulanmaya başlandı. Hem de Türklük-Kürtlük bu kadar birbirine girmişken, insanlar birbirlerine benzemişken. Öyle bir benzerlik ki kendisinden olanı bile ''düşman'' a benzetip tartakladı faşizm. ''Objektif bak, empati kur.'' diyen insanlar bile ölümler için ''ama'' ile başlayan cümlelerle kılıf buldu. Savaşanlar geçmişin kiniyle sürdürdükleri bu kanlı davalarına tüm ateşleriyle devam ederken çıkar sahipleri mutlu, zengin oldu. Biz- siz dendi. Nerelere saldırılacağı bilinemedi. İş zıvanadan çıktı.  ''Herkesin akan kanı dursun.'' isteyenlerin her cümlesi bir tarafa bir şekilde battı. Kendi adıma, bi insan sadece insan olduğu için ölmesin, derken her iki tarafın arasında sıkıştım. İçten içe, taraf tutmadığım için, birilerini kızdırdığımı biliyorum. İnsan olduğum için utandım. Tüm kimliğimden, sıfatlarımdan sıyrılasım geldi. Adımı, cinsiyetimi, toplumda ''yer''imi bildiren her şeyi silip atasım ''sadece insanım'' diyesim geldi. 

                         

 
       ''Ana'' ..  Dünya üzerindeki tüm Analar , Türk- Kürt-Arap Anası ya da Hristyan-Müslüman- Yahudi Anası arasında ne fark olduğunu göremediğim, o farkı reddettiğim için mi anlayamıyorum? Yaşı kaç olursa olsun bir çocuk incindiğinde Anaların canının beter yandığını herkes bilmiyor mu? ''Analar ağlamasın.'' cümlesi ne kadar klişe oldu değil mi? Ve ne kadar da sadece bir kesimin hakkı gibi gösteriliyor. Analar ağladıkça içten içe iğrenç bir şekilde zevk alınıyor ve zaten inadına ağlatılıyor.
  

                                        


     ''Peki Şimdi Nereye?'' (Where do we go now? , Et maintenant on va ou?)  siyahlar, acılar içerisine boğulmuş, göğüslerini yumruklayarak oğullarının, kardeşlerinin, eşlerinin, babalarının  mezarına giden anaların, kardeşlerin, eşlerin,   evlatların, ağıt ve ilahi eşliğinde acıdan eğilip bükülerek, çölün ortasında kararmış susuz bir ot misali sallanan, tozlu fakat mest eden yürüyüşleriyle başlıyor. Filmin başında söylendiği gibi ''Haçlar ve Hilaller uğruna elleri kana bulanmış bir köy.'' ün hikayesi anlatılıyor. Fevri, şiddetli, öfkeli erkekler arasında çaresiz kalmış fakat bu savaşın bitmesi için cesur olmak zorunda kalan kadınlar ve çocuklar, inancın barış getirmesine çalışan din görevlileri... Bu kadınların kaderi ağlamak olmuş, siyah giymek olmuş. Savaşın sebebi gereksiz ve komik, savaşı çıkaran ortalarda gözükmezken feryat içinde ciğeri paramparça olan hep kadın olmuş. Coğrafyanın zorluğu, çatışmanın stresi bir yandan erkekleri sükunet içinde tutmaya çalışırken çocuklarını büyüten, hayatlarını devam ettiren, siyah giymekten bıkmış kadınların ağlatan bazen de güldüren hikayesi. Yine şiddettin patlak verdiği anda farklı din ve inançlara sahip, ortak noktaları kadın olmak olan tüm anaların, eşlerin, kardeşlerin, evlatların bir anda birleşmesi, çıkan pisliği sessiz sedasız temizlemesi, çatışmayı tetikleyecek gazete, radyo, televizyonda çıkan haberleri göz önünden kaldırma, kendilerine has yöntemlerle bu saçma sapan davayı durdurma çabaları, imkansızlıklar içindeki sevdaları, korkuları çok etkileyici bir biçimde gösteriliyor filmde. Kadınlar savaştan, korkudan yılmış, isyan noktasına gelmiş, ölen evladının intikamını almasın, kan davası devam etmesin diye diğer evladını kendi eliyle yaralayan, eve bağlayan Analar. Giden evlatlarına mı ağlasınlar, şiddeti mi önlesinler bilemeden yorgun düşmüş fedakar bedenler, çiçek bahçesi gibi ruhlar... Nihayetinde kanın kana, acının acıya karıştığı nereye gideceğini bilemeyen birbirini düşman sanan ama aslında uzaktan bakınca o kuraklığın içinde kardeşten farksız iki grubun dramı.  

     Bu kadar dokunaklı bir filmin yazanı yönetmeni elbette ki bir kadın: Nadine Labaki . Eşinin ruhunu, yaşadığı cografyanın acılarını iyi bilen bu ikisini tek portede buluşturan, kısacası filmin iç parçalayan müziklerini yapan ise Khaled Mouzanar. Konu, oyuncular, müzikler bu kadar içten olunca da  film birçok ünlü festivalden ödülle döndü. Yas tutan Amale'nin feryadından bir kısım: 

   '' Yeter! Hiç bir şey öğrenemediniz mi? Hiç mi öğrenemediniz? Annen yeterince acı çekmedi mi? Annen hala kardeşin için yas tutuyor. Göz yaşlarının kurumaya vakti bile olmadı. Biraz onurlu olun, Tanrı aşkına. Bizim tek kaderimiz sizin için ağlamak mı? Hayatımız boyunca sizin yasınızı tutmak için mi buradayız? Sonsuza kadar karalar bağlamak için mi? Biraz merhametli olun, lütfen..... Erkek olmanın anlamı bu mu?''

                                          

   
  Bu filmi izlerken karakterlerin birbirine ne kadar benzediğini ve bizim de onlara benzediğimizi, yukarıdan bakınca birbiriyle aynı ama birbirinin canını almak isteyen kardeşler olduğumuzu düşüneceğinizden şüphem yok. Bu filmi beğenen bir ''insan'' ın ''ama bizim olay farklı..'' diyebileceğini düşünemiyorum.. Savaşın bitmesi için kadınlar her zaman, her yerde gönüllü ama o kadar yalnızız ki... Tek başımıza bu çok zor. Herkesin üzerine düşeni yapmasını, herkesin en iyi bildiği işleri yapmaya devam ederken barışı vurgulamasını diliyorum.

Yorumlar

  1. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  2. Duyguların en iyi tercüme edilmiş hali .Çok güzel bir yazı.Tebrik ederim...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Popüler Yayınlar